CHP Grup Başkanvekili Kemal Kılıçdaroğlu, 11 Ağustos’ta düzenlediği basın toplantısında, Şaban Dişli’yi “Silivri’de bir arsanın imar durumunu değiştirme karşılığında 1 milyon dolarlık iş takibi ücreti talep etmekle” suçladı.
Bütün bu gelişmelerden sonra Başbakan Erdoğan Rize’de yaptığı konuşmada ’Kul hakkı yiyenleri aramızda barındırmayız’ diyerek olaya bambaşka bir boyut kattı. Dişli belki bu mesajın üzerine belki başka nedenlerden, 4 Eylül 2008’de AKP Genel Başkan Yardımcılığı görevinden istifa etti. 40 gün önce kalp ameliyatı geçiren Şaban Dişli’yle tüm bu olup bitenleri Vatan'dan Sanem Altan'a anlattı.
Size sormak istediğim çok şey var ama öncelikle geçmiş olsun, 40 gün önce bir by-pass ameliyatı geçirdiniz... Nasılsınız şimdi? Bir kalp sorunuz hep var mıydı?
Gayet iyiyim. Siyasetten önce ben bankacıydım. O dönemde 6 ayda bir check-up yaptırırdık, hiçbir sorunum yoktu. Biraz kilolu olduğum için düzenli de spor yapardım. Sigara da içmem zaten. Ama sonra siyasette ne oldu, bilemiyorum. Ameliyattan bir hafta önce kalbimde küçük bir ağrı hissettim, hastaneye gittim. O gece yatırdılar beni. Çünkü ancak ağrıdan dört saat sonra testler yapılabiliyormuş. Yaptılar hepsi temiz çıktı. Fakat hastaneden çıktığım gece Kanal D’de Mehmet Ali Birand “Deniz Feneri’nin Hollanda Ayağı Şaban Dişli” diye bir haber yaptı. Orada yıkıldım. Çok üzüldüm. Beni öldürmek istediklerine karar verdim. Direncimin tamamen yıkıldığı bir andı o. Çok canım sıkıldı. “Siyasi savaştan çıktı bu iş” diye düşündüm. Ankara’ya gittim. Orada önemli bir kişi “Mutlaka anjiyo ol” dedi ve doktordan randevu aldı. Döndüm, eve bile haber vermeden direkt doktora gittim. Anjiyo oldum, “Hemen ameliyat” dediler. Ben “Hadi hemen yapalım” dedim. Doktorum harikaydı. Çok iyiyim şu an Allah’a şükür. Tabii abartmamam lazım. Göğsümde tam 35 santimlik bir yarık var, kemikler çelik kancalarla birbirine bağlı. İyice kaynaması için yine en azından üç ay lazım.
Sağlık durumunuzdan dolayı sorularımı sizi yormadan ve heyecanlandırmadan soracağım, merak etmeyin lütfen. Yorulursanız bana söyleyin. Durabiliriz. Ama izninizle tekrar olayın başına dönmek istiyorum. Ağustos ayının 12’sinde Vatan Gazetesi’nin manşetinde hakkınızda bir haber yayınlandı. CHP’li Kemal Kılıçdaroğlu sizi Silivri’de bir arsanın imar durumunu değiştirmek karşılığı 1 milyon dolar talep etmekle suçluyor ve imzanızın olduğu bir belge gösteriyordu. Siz bu suçlamayı duyduğunuz anda ilk ne hissettiniz?
Şunu belirtmeliyim ki konu şu anda mahkemede olduğu için sizin istediğiniz özgürlükte konuşamam. Duyduğumda inanın hiçbir şey hissetmedim. Bir hafta önce annemi kaybetmiştim. Annem bizim ailenin içinde çok önemli bir insandı. Babam yaşlı. 63 yıl evli kalmışlar eşini kaybetmiş, durumu iyi değil. Aileyi bir arada tutma çabası ve büyük bir acı vardı içimde. 8 kardeşiz. Herşeyin annemde birleştiği bir aile yapımız var bizim. Psikolojim çok kötüydü zaten. 7 gün dua okunur bizde. 7’sini yapmış, Ankara’ya dönmüştüm. Olay o kadar saçma sapan geldi ki, üzerinde durmadım. Önemsemedim yani.
Peki bu rahatlığınızın sebebi nasılsa birşey olmaz güveninden mi kaynaklanıyordu yoksa annenizin ölümü yüzünden mi?
Ben orada birilerine bir katkım olsun diye, bir iyilik olsun diye girmişim olaya. Güvendiğim, hâlâ da güvenmeye devam ettiğim bir arkadaşıma, Mehmet Karasu’ya yardım etmemden dolayı oldu bunlar. Fakat benim bölümüm bittikten sonra o kadar değişik aşamalara gitmiş ki olay... Basiretimiz bağlanmış, yardım etmeye karar vermişiz, bu yani beni ilgilendirdiği kısmı. Ben sadece Mehmet’in kredi bulmasına yardım ettim. Kendimden o kadar eminim ki... Bugün aynı şey olsa, yine tereddüt etmem. Alan belli, satan belli, kâr eden, zarar eden belli. Güvenmiyorsam tek belge olur, imzalanır, bende kalır. O kadar güveniyorum ki, karşılıklı imzalanıyor, şahitler imzalıyor. Gocunacağım birşey yok ki. Bu arkadaşlarımızın niyeti arsa geliştirme. İhaleye girmiş, almışlar. CHP’li Belediye Başkanı döneminde ticari onay alınmış ve 1.5 emsal çıkmış. Sonra Büyükşehir bunu 1.25’e düşürmüş, sonra Silivri 0.84’e düşürmüş. Para işiyle olsa, 3.00’e çıkartmalılar. Yapabilirlerdi de, bunun kabahatlisi ben olmazdım. Belediye başkanı var, belediye komisyonları var, belediye meclis üyeleri var, 380 tane. Bütün bunlardan geçilmiş. Bu akla gelmiyor mu hiç? Ben sadece kredi noktasında varım. Sonra ne oldu bilmiyorum ki!
Bir dakika, daha yavaş gidelim lütfen... 31 Ağustos 2006’da Mehmet Karasu’yla karşılıklı, Mehmet Karasu’nun bu olaydaki ortağı iki kişinin de şahitliğiyle ki bu kişiler Aziz Sezginer (arsayı ilk bulan kişi) ve Mehmet Levent Solak (Mehmet Karasu’yla Aziz Sezginer’i tanıştıran kişi) bir protokol imzaladınız. Siz bunu hangi amaçla imzaladınız? Tam olarak hedefiniz neydi?
Mehmet Karasu’nun Tesco’ya satılan araziyi alacak parası yoktu. Krediye ihtiyacı vardı. Silivri’deki arsanın bitişiğinde iki parsel arsası vardı Mehmet’in, bunları birleştirip Tesco’ya satmak istiyordu. Daha önce kredi girişimlerinde bulunmuşlar, fakat alamamışlar. Eski ortağım ve arkadaşım olduğu için bana geldi. Ben, Mehmet ve Tesco’nun temsilcisi Denizbank’a gittik. Denizbank Genel Müdürü Hakan Ateş’e, Mehmet’in arsaları teminat için yeterli olmayınca “Kendi birikimimi teminat göstersem olur mu?” dedim. Kabul ettiler. Kredi alındı. Benim de işim orada bitti. O tarihten sonra neler oldu bilmiyorum.
Tayyip Bey ilk başta istifa etmemi istemedi, “Bunlar deli saçması” dedi
Peki ama şurasını anlamakta zorlanıyorum, madem çok güvendiğiniz biri, çok yakınınız Mehmet Karasu.. Siyasi kariyerinizi bile düşünmeden kredi almasına yardım ediyorsunuz. Ama gösterdiğiniz teminatı geri almak için protokol yapıp imzalar atıyorsunuz. O kadar seviyorsanız, o kadar güveniyorsanız bu karşılıklı olmalı, öyle değil mi? Verirdi paranızı herhalde geri...
Ben istedim böyle bir protokol yapmayı. O da avukatına yazdırmış, o da olayı böyle tarif etmiş. Hatam o protokolü dikkat etmeden imzalamak oldu, haklısınız. Kafamdaki şuydu: Daha önce devrettiğim bir hisse vardı, onun parasını almamışım, böyle bir ortam oluşturuyorum, para kazanacak ve bana paramı ödeyecek. Ben de bu parayı aldığım zaman yarın vergisini vermem lazım, “Nereden buldun bu parayı?” durumunda belgem olsun istedim. Mal beyanımı tarih tarih yaparım çünkü ben. Aklımın ucundan bugün olan olaylar geçmedi inanın. İyi niyetle imzaladım. Sonra onlar kendi aralarında anlaşamıyorlar, olay öyle büyüyor. Bunu da duymuştum ama nasılsa çözerler diye düşünmüştüm.
Çünkü ortada 3.5 milyon dolarlık arazinin 13 milyon dolara satıldığı bir ticaret var, 10 milyon dolarlık bir kâr var. Ağustos ayından sonra herhalde bir araştırma yaptınız, siz ne buldunuz peki?
Gariban köylüler kandırıldı, ellerinden arsaları alındı diye bir laf vardı. Bilmiyordum, araştırdım gerçek satanları. Öncelikle gariban köylü falan çıkmadı. Biri o bölgenin en önemli emlak ofisi çıktı, diğeri Canon’un Türkiye temcilcisi, biri Türkiye’nin en büyük tercüme bürosunun sahibi. Herşey resmi. Vergiler ödenmiş. Devlet zarar görmemiş. Alan memnun satan memnun. Silivri gibi bir bölgeye adam gelmiş, 1500 kişinin çalıştığı bir yer açmış. Mevzu ne yani?
Tayyip Erdoğan ne dedi bu işe? Bu iddiaların sizin siyasi hayatınıza mal olacağını düşünmüş müydünüz?
Hiç öyle bir endişem olamamıştı. İstifa da etmeyebilirdim. Yine de o haberin çıktığı gün, kimseye zararı olmasın diye istifa etmek istedim. Tayyip Bey bana ilk aşamada “Deli saçması yani, ne istifası!” dedi. Aradan iki ay geçti, istifa ettim. Ama asıl canımı sıkan Türk siyasetinde böyle malzeme olmam, parlemento gündemine bununla gelmem, benim üzerimden sayın Başbakan’a zarar vermeye çalışmaları. Yolsuzlukla ilgili bir meselede figüran haline gelmek çok ağır. Parti yönetimine ve Başbakanımız’a şunu söyledim “Belediyeden imarla ilgili birşey istediğimi, hatta ima ettiğimi söyleyen biri çıksın. Hatta o belediyenin önünden geçtiğimi söyleyen biri çıksın, boynum kıldan ince..” Ama oluşturulan kamuoyunun önüne geçemedim.
Şimdi nasıl aranız Tayyip Bey’le?
Hastane yattığım gece Emine Hanım’la birlikte geldiler, 2.5 saat oturdular. Ertesi gün ameliyatın ardından tekrar eşiyle gelip uzun uzun oturdu Tayyip Bey. Beni mutlu eden hareketler bunlar. Siyaseten bir önemi yok. Çok ufak bile negatif bir inancı olsa uyarıyı hemen yapar, gereğini kendinizin yapmanızı bekler. Başbakanımız’a bugüne karar yaptığım bütün işleri tüm samimiyetimle anlattım. Aramızda güven problemi yok. İlla siyaset yapacağım diye bir derdim de yok. Bunu Başbakanımız da biliyor.
Neden oluşan kamuoyunu değiştiremediniz? Siz mi eksik davrandınız yoksa arkanızda mı durmadılar sizce?
Krizi yönetemedik. Duygumu ve düşüncemi çok iyi ifade edebilen biri değilimdir. Anlatmaktan çok anlaşılmayı isterim bu yüzden. 50’sinden sonra değişemem ki. Daha sert olmalıydın” diyen çok arkadaşım var. “Masaya yumruğunu vurmalıydın” diyenler var. Yapamam ama. Metni yazıp verseniz bile okuyamam. Basın toplantısında belgelerimi göstermek istemiştim ama parti yönetimi karşı çıktı. Şimdi yanlış yaptığımı anlıyorum. Çünkü daha 2 gün önce Kemal Kılıçdaroğlu’nun avukatı aradı, ona dava açtım, gösterdiğim belgelere karşılık belge, kanıt bulamadıkları için ek süre istediler. Çok tuhaf değil mi bu?
Parti içinden istediğiniz desteği göremediniz, değil mi? Bülent Arınç sizi çok ağır eleştirdi. Konunun sizin anlattığınız gibi olmadığını söyledi. Ama zaten başından beri bir çok meselede karşı karşıya gelmiştiniz parti içinde.
Basın toplantısında “Allah’a havale ediyorum” demiştim. Bu çok önemli. Parti içinden birkaç bakan arkadaş ve Başbakan destekçim oldu. Ama şunu size söyleyeyim: Bu bir operasyon. Kalp ameliyatına kadar gitti zaten. Operasyonun başı Deniz Baykal, askeri Kemal Kılıçdaroğlu. Anlaşmalar yaptıkları partnerleri var. Hedef Tayyip Erdoğan’dı. Ağustos başında, annemin cenazesinde Başbakanımız çok kötü olduğumu görünce, o gün için olan bütün önemli toplantılarını iptal ederek benimle kaldı. Bunlar falan parti içinde çok göze battı. Herşey orada başladı sanki. Zaten bir hafta sonra patladı Kılıçdaroğlu olayı. Kılıçdaroğlu da piyon burada bence. “Bu belgeyi 1.5 senedir bekletiyorduk, genel başkanımızın kasasındaydı” demişler. O halde “Niye şimdi?” diye soruyorum?
Buldunuz mu cevabını bari?
Hâlâ düşünüyorum, “Bu silindir benim üzerimden niye geçti?” diye.
Peki, sizi dinlerken katılmamak mümkün değil ama bu arsa işlemlerinde siz de kabul edersiniz ki cevaplarını bulamamadığımız açıklar var. Gerçekten iftiraya uğradıysanız, bunu anlatmakta niye yetersiz kaldınız? Bir öfkeniz bir isyanınız olmalı. Bunu bu kadar kolay yapamazlar gibi hissetmelisiniz, öyle değil mi?
Kendime göre bu konunun bir açığı yok. Varsa da mahkemede çıkar, ben de şu an nasıl ödüyorsam, o zaman da öderim üstüme düşen bedeli. Cezasına katlanırım, bunu da söyleyeyim. Sorunuza gelince, krizi doğru yönetemediğimi söylemiştim zaten. Her akıl verene inandık. Düşünememe, aptallaşma oldu. Zayıf adammışım gibi gözükebilir ama Allah kimseyi iftira atılıp kendini savunmak zorunda bırakmasın... Ya işi deliliğe vuracaksın ya da ne yapacağını bilemeyecek hale geliyorsun. Yapı meselesi. Ben içime kapandım ve hiç konuşmadım. Bazı günler biraraya gelmek istemiyorduk aile içinde. Hep aynı konu çünkü. Birbirimizden kaçıyorduk. Eşim kaçıp gitmek istedi. En büyük şaşkınlığı, en büyük üzüntüyü yaşama, hatta belki cesaretimi kaybetme nedenim şu: Dostlarım talimatla yazı yazdılar hakkımda. Zamanını bekliyorum. Geri çekilmedim. Hesabım var. İşte şimdi bazılarından alacağım var! Herkes için kapansa da benim için kapanmaz bu konu... Yara burada (Göğsündeki ameliyat izini gösteriyor.) Bu iş Alman usulü ödenecek, herkes kendi payına düşeni ödeyecek... Bunun hesabını sadece ben vermem. Cephe çok geniş. Gazeteci tanıdıklarım beni çok şaşırttı. Güvendiğim dağlara kar değil, buzul yağdı buzul. Özellikle iş dünyası olarak. Siyaset dünyası olarak.
Kemal Kılıçdaroğluna dava açtınız... Bununla ilgili bir planınız var mı? Mahkemenin nasıl sonuçlanacağını umuyorsunuz?
Size anlattığım herşeyin belgesi var. Bakalım mahkeme bunlara ne diyecek. Kılıçdaroğlu’nun avukatının ek süre istemesi de umutlandırıcı. Hani çok eminlerdi. Mahkemeyi kazanırsam önem verdiğim birkaç kişi ve birkaç kurum var, onlar için davayı kazandığıma çok sevineceğim. Ailem çok önemli. Tayyip Erdoğan var. Sayın Cumhurbaşkanı aradı beni, “Ne takıyorsun kafana?” dedi. Dağlarda savaşan, kanını, yüreğini ortaya koyan tanıdıklarım var. Onlar “Biz burada ölüyoruz, millet malı götürüyor” derler diye üzülüyorum. Yaratılan kamuoyu çok fazla değişmez artık ama benim için çok önemli bu davayı kazanmak. Benim bir çift lafım, sadece beni suçlayan görevli birkaç kişiye olmayacak. Onların zaten nasıl adam oldukları belli. Ama benim çevremde olup, beni suçlayan tanıdığım, sevdiğim insanlara da yanıtım olacak. Onların yüzünü görmek isterim dava bittiği gün. Gözlerine bakarak bu belgeyi onlara vermeyi çok istiyorum. Züğürt tesellisi mi yoksa bu?
Sevdikleriniz size inanıyor mu? Samimi cevabınızı merak ediyorum...
Birçok güçlü kişinin “Şaban bu işi yapmaz, iyi çocuktur, temiz çocuktur” diyeceğine inanıyorum ama benim hesap başka hesap tabii. Herkes ders çıkarsın bir kere. En azından ben öyle yapacağımı umuyorum. Türkiye’de siyaset çok çirkin yapılıyor. Birçoğu “Maden bulduk” diye baktı. Doğruyu, yanlışı merak eden olmadı açıkçası. En ortalama, averaj zeka bile bu işten para kazanmaya niyetim olsa bile böyle yapmayacağımı bilir. Herkes biliyor bunu. En masumu “Şaban bunu yapmaz, en azından 1 milyon dolara yapmaz” diyor.
Özeleştiri yapsanız ne derdiniz?
Hiçbir artniyetim yoktu, hiçbir suçum da yok. Ama olayları buraya getirecek zemini yaratmamam, o özeni göstermem gerekirdi. Ne kadar iyi niyetli olursan ol hani derler ya “Evsahibinin hiç mi suçu yok!” Bakalım mahkeme ne olacak? Belgelere ne diyecekler?